22 Ağustos 2011 Pazartesi

45'lik Plaktan Single'a Müziğin Bitiş Öyküsü


Eskiden, yani 70'li yıllarda bir sanatçının albümü, yani LP'si, yani Uzun Çalar'ı, yani 33'lük plağı olması müzik piyasasında rüştünü ispat etmesi, rakiplerini susturmak için de çok büyük koz demekmiş. "Albümü olanın sanatçılık mertebesine ulaşması" gibi bir durum söz konusu olunca da, sanatçılar birbirlerine laf sokuştururken övünç kaynağı oluyormuş bu albüm-ler. Çünkü o dönem popüler olmuş sanatçılarımızın bazılarının bir tane albümleri var. Onlar da o güne kadar yapılan 45'lik plakların toplamı. Özellikle ilk 33'lük plaklarda bu sistem çok uygulanmış. Batıda da zaten albümden önce 45'likle çıkış yapılıyormuş, hala da öyle. Single albümün müjdecisi oluyor.

80'lerde plak devrinden kaset devrine geçilince bizde zaten tek veya iki şarkılık formatlar kalmadığı gibi, müzik piyasamız da hepten kısırlaşmış, arabesk dönemi başlamış, 70'lerde televizyonun sinemayı bitirip ucuz pornoya geçilmesi gibi.

80'lerde Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Nilüfer, Nükhet Duru, Barış Manço, Erol Evgin, Neco ve Mazhar Fuat Özkan, bir de Beş Yıl Önce On Yıl Sonra vardı müzik dünyasında. Popçular bile arabeske yönelmişlerdi. Gerçi o dönem popçu tanımı yoktu daha, Türk Hafif Müziği veya aranjman sanatçısı vardı.

Müziğimizdeki bu kısırlık da müzikseverleri Euro soundlu  yabancı pop müzik dinlemeye itti. Hatta Türk Pop Müziğinin rehberi Hey dergisi bile tamamen yabancı müzik kaynaklı oldu ve tarihinde Hey dergisi, belki de bir müzik dergisi ilk ve son defa, Eurythmics kapaklı sayısıyla ikinci baskısını yapıp 100 bin satışına ulaşmıştı. Bu kadar satan başka bir dergi olmuş mudur ülkemizde bilmiyorum? Sonra yayın hayatına hala devam eden ve en uzun soluklu müzik dergisi ünvanını koruyan, tamamen yabancı müzik kaynaklı Blue Jean dergisi çıktı. Zaten Batı'daki gibi uzun süreli hiçbir müzik dergimiz olmadı.

90'larda 18 yaş gurubuna hitap eden pop müzik dergileri çoğunluktaydı o dönemin müziğine uygun olarak. 2000'lerde Billboard, Rolling Stone gibi yetişkin gruba hitap eden dergiler çıktı ama onların ömrü de birkaç yıl sürdü. Artık günümüzde dergi yerine kişisel müzik blogları yaygın.

Bir dinleyici olarak en büyük sıkıntım hiçbir zaman ciddi bir müzik listemizin olmaması olmuştur. 70'lerde 45'lik plak döneminde listelerimiz olmuş ama, plak dönemi bitince hiçbir zaman satışa dayalı sağlıklı bir listemiz olmamıştır. Televizyonların, radyoların keyfi listelerine mahkum kalmışızdır hep. Onlar da birbirini hiç tutmamıştır. Çünkü parayı veren listenin zirvesine oturmuştur. Gerçi İngiltere dışında Amerika veya başka ülkelerin listeleri de sadece satışa dayalı değil, radyolarda çalınma oranları da baz alınıyor ama, bizde sorun olan ortak bir ulusal müzik listesinin olmaması.

Kim ne derse desin yabancı pop müzik 80'lerde tavan yaptı o dönemin müziği küçümsense de. Hala geçmişe gidildiğinde önce 80'ler akla geliyor. Michael Jackson, Madonna, George Michael, Wham, Cyndi Lauper, Modern Talking, Duran Duran, A-ha, Depeche Mode, Falco, Kim Wilde, Bananarama, Laura Branigan, Alphaville, Opus, Eurythmics, Boy George, Tina Turner, Gazebo, Sade, Whitney Houston, Bad Boys Blue, Europe, Bon Jovi ilk aklıma gelenler bir solukta sıralayabileceğim. Gruplar daha ağırlıktaydı.

90'lara, Aşkın Nur Yengi ve Yonca Evcimik'e kadar yabancı müzikle idare ettik. Doksanlarla birlikte müzik artık kaset üzerinden satılıyordu. Tiraj olarak müzik dünyası bir patlama yaptı ama düzenleme olarak en vasat dönemini yaşadı. Adını zikretmek istemediğim bir aranjörün tek sesli düzenlemeleriyle vücut buluyordu melodiler artık. Şarkılarda giriş aynı, mırıldanış aynı, bitiş aynıydı. Ruh yoktu yani. Patlamayı yapan da belki teknolojinin gelişmesiyle müziğin tek kişiyle de üretilebilmesiydi. Çünkü her isteyene albüm yapılıyordu neredeyse. O yüzden tek albümlük sanatçı çoktur o dönemden.

Müzikte düzenleme bir şarkının dinlenebilir olmasının en büyük unsurudur. Çok kötü bir şarkı bile iyi bir düzenlemeyle yeniden yaratılıp dinlenebilir hale getirilebilir. Şarkıyı birbirinden ayıran da düzenlemedir. 90'larda da bazı istisnalar dışında sanki birbirinin benzeri şarkılar dinliyormuşsun hissi vardır zaten.

Müzik ekip işidir bir kere. Tek kişilik işle sözlerinde farklılık yaratabilirsin ancak bir şarkının. "70'lerdeki Nükhet Duru-Cenk Taşkan-Mehmet Teoman-Onno Tunç-Ali Kocatepe grubunun yaptığı işlerin ruhunu yakalayan başka bir ekip olmuş mudur acaba?" diyeceğim ama, ekip bile olmamıştır. Buna en yakın Melih Kibar-Çiğdem Talu işbirliğidir.

Bu birbirinin benzeri işler 90'lar müziğini de tüketmiştir ve müzik bu sefer rock'ta soluklanmıştır ülkemizde. Belki de müzik tarihimizin yüz akıdır 2000'ler müzikalite olarak. Eurovision'da bile ülkemizi artık rock'çılar temsil etmektedirler.

Artık kaset de bitmiş, hatta tamamen CD formatına geçilmiştir. İnternetle beraber müzik satışları da yavaşlamış, 2000'li yılların sonlarına doğru ticari anlamda durma noktasına gelmiştir. Müzikçiler önceden CD korsanlığından yakınırken, şimdi albümler satışa sunulmadan internet üzerinden paylaşılabiliyor çünkü. E insanlar da haklılar. Asgari ücretin açlık sınırının altında olduğu bir ülkede, neden bir günlük yövmiyelerini müzik albümlerine yatırsınlar ki bedava dinleme imkanları varken? Üstelik sanata, müziğe verilen değer ortadayken.

2010'larda artık hayran kitlesi çok olanlar dışındaki sanatçılar albüm çıkaramamaktalar. Çünkü satmayınca yapımcılar sanatçılara albüm yapmamaktalar kendilerince haklı olarak. Albümler sanatçıların piyasada yapacağı işin ve dolayısıyla kazanacağı paranın reklamı amacıyla yapılmakta. Hatta sanatçılar şirketlerden hiç para almadığı gibi, konser kazançlarından pay ödemekteler müzik şirketlerine.

Müziği gerçekten seven bazı sanatçılar da kendi imkanları dahilinde albüm yapmaktalar ama kendi müziğini üretemeyip başka besteci ve söz yazarlarına muhtaç olanlar, masrafı düşürmeye çalışırken kalitesizliğe mahkum olmaktalar. Sevgilisi zengin olan mankenler artık albüm çıkarmakta, sesine ve yorumuna hasret kaldığımız sanatçılar köşelerine çekilmekteler. Oysa Batı'da bir sanatçı ölünceya kadar sanatıyla uğraşabilmektedir.

Ve gele gele gene 70'lerdeki 45'lik plak dönemine geldik ve bu plakların yerini günümüzde artık single dediğimiz tek veya iki şarkılık CD'ler aldı. Aynı 70'lerdeki gibi, albüm çıkaranlar single yapanlara "Ben albüm sanatçısıyım." diye laf sokuşturuyorlar, gerçek sanatçının albüm çıkarması gerektiğini iddia ederek.

Bu gidişle materyal olarak müziğin kaydedilip satışa sunulması sadece arşivciler için yapılacak. Çünkü bir albüm en fazla 5-10 bin satmakta. Zaten dijital olarak satışlar çoktan başladı. Bazı single'lar piyasaya bile verilmeden, internet üzerinden sadece dijital olarak satılmakta. Bulunduğum şehirde bir mağaza zinciri dışında sadece bir yerde satılmakta müzik albümleri. Oraya da bazı albümler satılmayacağı için gelmemekte, ancak sipariş üzerine getirtilmekte. Çünkü albümler de internet pazarlarından alınıp-satılıyor artık.

Çocukluğumdan beri bir pikabımın ve plaklarımın olması en büyük hayalimdi. Plak dönemi insanı olmadığım için plaklar hep uhde olarak kaldı içimde. Abimin bir pikabı vardı ve benim ilk tanıştığım plak, Selda'nın "Mapushanelere Güneş Doğmuyor" plağıydı. Tekrar tekrar iğneyi koyarak dinliyordum bu plağı. Beni etkileyen şarkının mesajı veya güzelliği değildi tabi. Sadece Selda'nın soprano sesiydi.

Şimdi arşivim tabi ki çok geniş hem orjinal albümler olarak, hem de internet sayesinde sahip olduğum plak dönemine ait albümler olarak. Bugünlerde o plakları CD formatına dönüştürmekle meşgulüm. Aktarma yaparken de 70'lerin, hatta az da olsa 60'ların şarkılarını yeniden keşfediyorum. En çok da 70'leri beğeniyorum Türkçe pop olarak.

Müzik internet sayesinde ulaşılabilir hale geldi ama müzik bitti. Ancak geçmişle idare ediyoruz. Günümüz Türkçe Pop'ları ne yazık ki beni de fazla açmıyor. Bu söylediklerim tabi ki dinlediğim müziklerin çok azını oluşturan Türkçe Pop için geçerli. Yoksa aşığı olduğum Brit Pop bütün muhteşemliğiyle devam ediyor.

Müziğe yatırım yapılmayıp sadece para kazanmak amacıyla emek verildiği için, müzikle para kazanma yolları tıkanınca  müziğimiz de bitme noktasına gelmiştir. Müzikten hiç para kazanılmasa bir çoğunun bu işi yapmayacağından adım gibi eminim. Müzik-sanat gönül işidir, bacak-göğüs yoluyla veya kitleleri peşinden sürükleyerek umut-hayal tacirliği yapmak değildir.

Nil Burak


Nil Burak'la ilk tanışmam daha şarkılarını bile duymadan önce görsel olarak ilkokul çağımda oldu. Kelebek gazetesinin posteriydi. Mayo giymiş ve altında file çorap, başında da fötr şapka olan bu sarışın, yeşil gözlü bir kadındı. Adı da çok ilginç gelmişti. Nil Burak. Bu kadar kısa isim olabilir miydi? Yıllar sonra gerçek ismi olmadaığını öğrenecektim zaten.

Aradan biraz daha zaman geçtikten sonra, sanırım ilkokul 4. veya 5. sınıftayken radyoda "boş vere, boş vere" derken dönemin bir numarası mıydı bilmiyorum ama benim bir numaram olmuştu. "Bir garip olur içim" ve "Bağışladın" da hit olmuştu o albümden.

 Oysa bu albümden önce 70'lerde "Birisine birisine", "Olmaz olmaz deme" ve "Yalnızım ben" gibi kalıcı şarkılarıyla kendisini kabul ettirmiş Türk pop müziğinin ve sahnelerin en güzel kadını.

80'lerde, 90'larda, hatta tek albümle de olsa 2000'lerde de albüm yapan Nil Burak, 70'lerdeki başarısını asla yakalayamamıştır.

Toplam on tane albüm yapan Kıbrıslı şarkıcının daha keşfedilecek çok şarkısı var dinleyicileri bekleyen. O buğulu sesle gözü kapalı müzik yolculuğuna çıkmaya değer.

Seyyal Taner









Seyyal Taner 70'lerde, 80'lerde daha Sezen Aksu, Nilüfer star olmadan önce hem de marjinal stardı. 90'larda ise "Alladı Pulladı" ile voleyi vurarak adına yakışır şekilde müzik tarihindeki yerini aldı.